Cuma namazının kılınması için genel iznin verilmiş olması şartı

Cuma namazının kılınması için genel iznin verilmiş olması şartı

Cuma namazının kılınması için genel iznin verilmiş olması şartı

Bu izin meselesi de iki şekilde anlaşılmaktadır: Birisi, Cuma namazı kılı­nacak yerin kapısının herkese açık olması, diğeri de Müslümanlara top­lanıp belli bir yerde Cuma namazını kılmaları için devlet başkanı tarafın­dan müsaade edilmiş olmasıdır.

Çünkü Hanefî Mezhebi’ne göre, Cuma namazım devlet başkanınm veya onun görevlendireceği birisinin kıldırması lazımdır. Onun kıldırmasıyla da devlet tarafından izin verilmiş sayılır. Yine el-Mebsut’ta izah edildiğine gö­re, “Şayet emir, sarayın kapılarını açsa müezzine de ezan okumasını emret- se o da okusa insanlar sarayda toplansa ve orada namaz kılınsa bu onlara yeterli gelir. Kapıların açık bulundurulması, herkesin girmesi için müsaade  edilmiş olması demektir. Ama bütün şartlar mevcut olduğu halde sarayda Cuma namazı caiz olsa dahi, emir bunu yaptığı için hata etmiş olur. Çünkü Cuma kılınacak yer camilerdir. Fakat sarayın kapısı açık bulundurulmasa herkesin girmesine de müsaade edilmese emir sarayda erkânına Cuma kıl- dırsa bu namaz sahih olmaz. Çünkü burada Cuma’nın şartlarından birisi olan ‘umumî izin’ gerçekleştirilmemiştir. Böylece şehir halkı namazını kı- lamamış olur. Cuma namazını sultanın kıldırmasını, namazı bazıların kılıp, bazılarının geçirmesine engel olmak için şart koştuk. Bu da ancak herkese Cuma namazı için müsaade edilmesi ile mümkündür.”237

Daha önceki meselede olduğu gibi, bu şartın konmasının sebebi de yine Müslümanların bütününün rahatça ve düzenli bir şekilde Cuma namazını kılmalarını temindir. Zaten bu iki şart birbirine bağlıdır. Böyle bir izin alma imkânı olan Müslümanlar bir cami ve mescitte bir araya gelip aralarından seçtikleri bir imama uyarak Cuma namazını kılmak isteseler, bu da caizdir. Fakat camiye sadece belli kimselerin girmesine izin verilmişse herkese açık olmadığı için böyle bir yerde Cuma kılınmaz.

Diğer taraftan İmam-ı Mâlik, Ahmed bin Hanbel, İmam-ı Şafiî ve pek çok müçtehit, Cuma namazmı kılmak için devlet başkanmın izninin alın­ması şartım kabul etmezler. İmam-ı Mâlik sadece Cuma namazı kılınacak mescidin her zaman halkm hizmetine açık bulunması şartını koşar.

Bu âlimler görüşlerine delil olarak Asr-ı Saadette yaşanmış olan bir olayı zikrederler: Fitne günlerinde ihtilalci grup Hz. Osman’ın evini kuşatıp gün­lerce dışarı çıkmasını engellemişlerdi. Hz. Osman’ın yanından çıkan bir kişi Cuma namazım kıldıracak birisini araştırmak üzere Abdullah bin Ömer’in yanma geldi. Hz. Abdullah ona, “Cuma’yı sen kıldır. Çünkü o farz-ı ayn olan emirlerdendir. Bu namaz aynı zamanda öğle namazı gibi bir namaz­dır. Sair namazlardan bir farkı yoktur. Bu sebeple, kılınması için halifenin izin vermesi şartı koşulmamıştır. Bu namaz aynı zamanda hacca benzer. Hac işlerini de devlet adamları tanzim eder, fakat haccm farz olması ve sa­hih olması için bu şart değildir.”238

Yine bu karışık günlerde devlet başkanı olan Halife Hz. Osman’dan izin almaksızın Hz. Ali halka Cuma namazı kıldırmıştır.239 İmam Ahmed bin

Hanbel’in rivayetine göre, Şam’da dokuz sene fitne ve fesat kol gezdiği halde Müslümanlar Cuma namazını kılıyorlardı.240

Son olarak bu meselede şu söylenebilir: Devlet Müslümanların Cuma namazı kılmalarına izin vermezse Müslümanlar bu namazı açıktan ve top­luca kılmaya imkân bulamadıklarından, mesul olmazlar. Oysa ülkemizde böyle bir durum mevcut değildir. Cuma namazı kılmak için bütün camiler açıktır ve devletin de bir müdahalesi yoktur.

Cuma namazının ilk kılındığı ve farz olduğu yıldan bu yana İslâm tarihi gözden geçirilecek olursa gerek Peygamberimizin zamanında, gerekse sahabi ve müçtehitler devrinde; Emevî, Abbasî idarelerinde her türlü şart­larda Müslümanlar Cuma namazını terk etmemiş, kılmaya devam etmişler, kılınmasına engel olmamışlardır. Hiçbir şekilde tartışma konusu da yap­mamışlardır. Hiçbir âlim bu meseleyi siyasî düşüncesine de âlet etmemiştir.

Cuma namazı Hicretten önce Mekke’de farz kılındı. Açıktan kılınması gereken bu namazı Peygamberimiz (a.s.m.) Mekke’de iken kılamadı. Çün­kü müşriklerin baskı ve zulmü Cuma namazını kılmaya imkân vermiyor­du. Fakat Medine’de yaşayan Müslümanlar için böyle bir baskı ve zulüm söz konusu değildi. Bu sebeple Peygamber Efendimiz Medine’de İslâm da­veti ile vazifeli Mus’ab bin Umeyr’e haber göndererek Cuma namazını kıl­dırmasını emretti. Böylece henüz İslâm devleti kurulmadan önce Müslü­manlar Cuma namazını kılmaya başladılar.241

Peygamberimiz ise Hicret esnasmda, daha Medine’ye ulaşmadan önce Küba Mescidi’ne yakın olan Ranune Vadisi’ne geldiğinde sahabileriyle bir­likte yolda önce Cuma namazını kıldırdı. Oysa bu sırada ne İslâm devleti fiilen kurulmuştu, ne de Müslümanlar hâkim duruma gelmişlerdi.

Cuma namazına engel olmaya çalışanlar her devirde mevcut olmuştur. Hatta münafıklar, Peygamberimizin zamanında Müslümanlar arasında ay­rılık tohumu ekmek için Cuma namazını kılmama ve kılınmasını engelleme gibi yollara başvurmaktan geri kalmamışlardır. Bunun içindir ki hadis-i şe­riflerde, mazeretsiz olarak üst üste Cuma namazının terk edilmesi nifak alametlerinden sayılmıştır.242

“Cuma’ya gidin, imama yaklaşın. Cuma’dan geri kalan kimse cennet eh­li olduğu halde cennetten geri kalan kimseye benzer”243 buyuran Peygam­berimiz (a.s.m.), Müslümanların bu farzı ihmal etmemelerini tavsiye bu­yurmuştur.

Cuma namazı İslâm tarihinde, en karışık dönemlerde dahi hiç ihmal edilmemiştir. Hz. Osman ve Hz. Ali devirlerinde sahabe ve tabiin, Halifeye karşı isyan eden kimselerin arkasında bile Cuma namazını kılmıştır. Siyasî durum onları Cuma namazını ihmale götürmemiştir.

Abdullah bin Ömer gibi meşhur sahabiler, Haccac ve benzeri zalim ida­recilere rağmen Cuma namazını aksatmamışlar, Cuma namazının kılınma- yacağma dair herhangi bir fetva da vermemişlerdir. İmam-ı Azam siyasî baskı altında yaşadığı ve bu yüzden hapse düştüğü halde -ki bu hapsi sıra­sında vefat etmiştir- ne kendisi, ne de Hanefî Mezhebi’ne mensup bir âlim Cuma namazının kılınmamasına ve namaza gidilmemesine dair bir fetva çıkarmamışür.

Ahmed bin Hanbel’in zamanında devlete sapık bir itikadî mezhep olan Mutezile hâkimdi. Bu yüzden imam birçok eziyet ve baskıya maruz bırakıl­dığı, o zamanlar Cuma namazını kıldıranların Mutezile Mezhebi’ne bağlı olduklarını bildiği halde, Müslümanların Cuma namazına gitmemeleri hu­susunda herhangi bir şey söylememiş; kimseyi Cuma’dan engellememiştir. Daha sonraki asırlarda yaşayan İslâm âlimleri de siyasî ve İdarî sistemi ba­hane ederek Müslümanları Cuma, cami ve cemaatten soğutma yoluna git­memişlerdir. Şayet geçmiş devir âlimlerinin böyle bir görüşü olsaydı, mu­hakkak kitaplarda yer alırdı.

Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

  • ÇOK OKUNAN
  • YENİ
  • YORUM